KUTSALLARIN ŞEHRİ: KUDÜS

Öne çıkan

Semavi dinlerin kutsallarının iç içe geçtiği, dinler tarihinin başkenti, Sezai Karakoç‘un da dediği gibi gökte yapılıp yere indirilen şehir Kudüs’ün önemini konuşacağız.

Hristiyanların Darusalem, Yahudilerin Yeruşelayim, Müslümanların ise Darüsselam dedikleri, aslında hepsinin Barış Yurdu anlamına geldiği Kudüs’ün tarihçesine inelim.

İlk kıblemiz Kudüs, Kudüs’ün de göz bebeği Mescid-i Aksa’nın temelleri Mescid-i Haram’dan kırk sene sonra Adem (as) tarafından atılmıştır. Hz. İbrahim tarafından yeniden imar edilmiş, oğulları İshak (as) ve Yakup (as) tarafından onarılmış, MÖ. 1000 yılında Hz. Süleyman tarafından tekrar yenilenmiştir.

Peki Mescid-i Aksa neresidir?

Pek çok kişinin sandığının aksine Mescid-i Aksa sarı kubbeli mescide verilen ad değildir. Ya da karşı yönünde olan kurşun renkli mescit de değildir. Hem sarı kubbeli mescit yani Kubbet’üs Sahra, hem de kurşun renkli mescit olan Kıble Mescidini içine alan, bunun dışında 70 tane tarihi eseri barındıran, etrafı surlarla çevrili, 144 bin m² alanın tamamı Mescid-i Aksa’dır. Buradaki alanda basılan her nokta mukaddestir, her nokta Peygamberlerin ayak izleriyle şereflenmiştir.

Kudüs yüzyıllar boyunca hak ile batılın savaşının en önemli durağı olmuş ancak sadece müslümanların hakimiyetinde olduğu zaman huzur bulmuştur.

Kudüs Kutsal Kitaplar arasında ilk olarak Tevrat’ta Hz. İbrahim vesilesiyle bahsediliyor. Yahudilerin kendilerine vaat edildiğini öne sürdükleri Kudüs şehrinin, dayandığı inanış tevrat kaynaklıdır. İlk olarak vaat Hz. İbrahim’e edilmiş, Tanrı tarafından ona ‘‘Sana ve zürriyetine vadediyorum.’’ denilmiştir. (Tekvin, 13-14/17) Daha sonra bu zürriyet Hz. İshak’a, ondan Hz. Yakup’a, daha sonra da Hz. Musa’ya geçtiğine inanılır.

Hz. Musa’dan önce 400 sene kadar Yahudiler Mısır’da köleleşmiş bir halktı. Kendileri için bir kurtarıcı bekler vaziyetteyken Hz. Musa mucizeleri ile zuhur etti. Hz. Musa kavmini kurtarmak adına Kızıldeniz’i yarıp sonrasında Sina dağında Rabbi ile konuşmaya gidip 40 gün sonunda döndüğünde kavmini, onun yokluğunda buzağı heykeli yapıp ona tapındıklarını gördü. Tevekkül etmeyi öğrenemeyen kavmine vaad edilmiş topraklar 40 sene boyunca haram kılındı. O topraklara girebilmeleri için Hz. Davud’u bekliyorlardı. Hz. Davud Tevrat’a göre Golyat, Kuran’a göre Calut’u yendikten sonra Kudüs’e girişleri serbest kılındı. Daha sonra Hz. Süleyman burada ilk mabedi yaptı.

Hz. Davud’a saltanatın ebediyen devam edeceği vaat edildiğinde, bu aynı zamanda krallık ve mabed şehri olan Kudüs’ün ebediliğine de işaret sayılmıştır. (II. Samuel 7/13-16)

Bu vaat Kudüs’ü Yahudiler için ebediyen kutsallaştırmıştır.

Yahudiler için Kudüs’ün önemi en başta Süleyman mabedinin orada bulunuyor olmasından dolayıdır. O dönemdeki krallık günlerine ulaşmak niyetiyle dua eder ve ona ulaşmak için eylemlerde bulunurlar.

Yahudiler için Kudüs şehri inandıkları gökteki Kudüs’ün yeryüzündeki izdüşümüdür. Ve gökteki Kudüs’e ulaşmak için Hazreti Davud‘un soyundan gelecek olan Mesih‘i bekler ve onun için dua ederler.

Hristiyanlar için ise İsasız Kudüs, Kudüssüz İsa düşünmek mümkün değildir.

Onlar için Kudüs’ün önemli hale gelmesi Roma imparatoru Konstantin’in annesi Helena’nın 326 yılında İsa Mesih’in yaşadığı yerleri görmek için bölgeye yaptığı seyahatin neticesinde olmuştur.

Hristiyanlar bu şehri dünyanın merkezi Hz. Adem’in yaratıldığı ve gömüldüğü yer, İsa Mesih’in izlerini taşıyan şehir olarak görürler. Onların inancına göre Tanrı bu şehirde tarihe müdahale etmiş, çarmıhta haça gerilmekle asli günahın kefareti burada ödenmiş, yeniden dirilme burada gerçekleşmiştir.

Hristiyanlar için Kudüs, Mesih’in ikinci kez dünyaya geliş yeridir. Tanrının seçtiği şehir, körleşmiş ve günahlara dalmış insanların arasına mesih olarak gönderdiği kendi oğlunu, insanlık için kurban ettiği topraklar ve Hristiyanlık tarihinin başladığı yerdir. Hz. İsa’nın kanı ile yıkanmış bu şehir, dirilişin, Hz. İsa’nın geri dönüşünün ve Tanrı’nın krallığının yeryüzüne ineceği günlerin müjdecisi kabul edilir.

Dünyadaki bütün kiliselerin yönü Kudüs’e doğru dönüktür.

İslamda Kudüs’ün yerine bakacak olursak eğer ilk aklımıza gelen Miraç hadisesi olur. Kudüs isminin Kuranda doğrudan geçmemekle birlikte bu şehirden ‘‘el-Mescid’ül Âksa’nın mübarek kılınan çevresi’’ (İsra 17/1) şeklinde bahsedilmiş, ayrıca bulunduğu bölge ‘‘Mukaddes toprak’’ (Maide 5/21), ‘‘iyi, güzel bir yer’’ (Yûnûs 10/93) olarak nitelendirilmiştir.

Kudüs hadislerde Mekke ve Medine ile aynı değerde tutulur ve bu iki şehre hac olanağı bulunmadığı zamanlarda bu görevin Kudüs’e ziyaretle yerine getirilebileceği belirtilir. Bu nedenle İslamın kutsal şehirler hiyerarşisinde Kudüs üçüncü sırada gelir.

Miraç gecesi, Hz. Muhammed’in (sav) Hz. Hatice ile amcası Ebu Talibi kaybettiği ve Taifte müşrikler tarafından ayakları yürüyemeyecek hale gelene kadar taşlandığı hüzün yılında gerçekleşmiştir.

Hüzün yılında Allahu Teâlâ bir bakıma Resul’ünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek için bu büyük mucizeyi ona nasip etti.

Recep Ayı’nın 27. gecesinde Allahu Teâlâ Cebrail (as) ile beraber Burak adındaki cennet bineğini ona gönderdi. Mescidi Haramdan, Mescidi Aksa’ya gidiş olayına İsra (gece yürüyüşü) denir.

Hz. Muhammed (sav) Mescidi Aksa’ya geldikten sonra Yahudilerin ağlama duvarı dediği, bizim ise Burak duvarı dediğimiz yere bineği Burak’ı bağladı.

Allahu Teâlâ Efendimize o mekanda Hz. Ademden itibaren gelmiş bütün Peygamberleri kendi yüzleri ile tanıttı. Hz. Muhammed (sav) Mescidi Aksa’da tüm peygamberlere imam oldu ve namaz kıldırdı. Sonrasında Hacer-ül Muallaka yani Muallak kayasına basıp Cebrail (as) ile yükselmeye başladı. Bu hadiseye ise miraç denir.

Göğün birinci katında Hz. Âdem ile görüştü, ikinci kat semâda Hz. İsa ve Hz. Yahya ile, üçüncü kat semâda Hz. Yusuf, dördüncü kat semâda Hz. İdris, beşinci kat semâda Hz. Harun, altıncı kat semâda Hz. Musa ve yedinci kat semâda Hz. İbrahim ile görüştü. Daha sonra yükselip Sidret’ül Münteha sınırına gelince Cebrail (as) onu yalnız bıraktı ve Efendimiz yükselmeye devam etti.

Miraç hadisesinden Efendimiz üç hediye getirdi. İlki gözümün nuru, müminlerin miracı dediği namaz, ikincisi Bakara suresinin son iki ayeti, üçüncüsü de istikametini imana çeviren herkesin sonunda cennete gireceği müjdesidir.

Miraç hadisesinden sonrada Hz. Muhammed’in (sav) savaşlarına bakılacak olursa eğer hep Kudüs’e doğru bir ilerleme söz konusu olmuş ancak fetih gerçekleşmemiştir. Efendimizin vefatından altı sene sonra Hz. Ömer Kudüs’ü fethederek İslam topraklarına katmıştır.

‘‘Orası haşır ve neşir yeridir. Oraya gidin namaz kılın. Gidemiyorsanız kandillerinin yanması için yağ gönderin.’’ diyen Peygamberimizin bu şehre sahip çıkmamızı istediği apaçıktır.

Allah’ın Kabe’nin kapladığı alandan sonra kendisine ayırdığı Mescidi Aksa topraklarına gitmemiz, oralardaki kutsallardan nasiplenmemiz dileğimle…

PARANIN BABALARI: TAPINAK ŞÖVALYELERİ

Öne çıkan

Ortaçağda papanın izni ve kutsaması ile ortaya çıkıp birkaç yüzyıl sonra yine başka bir papanın emri ile yok edilen ezoterik örgütlerin kurucusu Tapınak Şövalyeleridir.

Her konuda olduğu gibi, paranın hüküm sürdüğü bu dünyada, bu hükümranlığın nedenini ancak tarihçesine inebilirsek anlarız.

Dünyayı yöneten güçlerin varlığına hepimiz inanıyoruzdur.  Pek tabii para kimdeyse sahibi o’dur. Buna ister Rotschild, ister Rockefeller deyin hepsinin atası Tapınak Şövalyeleridir.  

Tapınak Şövalyeleri Fransız soylusu Hugues De Payens tarafından 1119 civarında kurulmuştur. Kudüs’e giden hacıları korumak için kurulan bu tarikat zamanla güçlenerek döneminin en ünlü ve en güçlü topluluğu olmuştur. Daha sonraları bu tarikattan pek çok gizli örgüt ve ‘’occult’’ (gizli büyü, sihir vs. uğraşan kimseler) tarikatlar türemiştir.

Tapınak Şövalyeleri Hristiyan dini altında oluşmuş bir örgüt olsa da zamanla Hristiyanlığın  içini oyan bir yapıya evrilmiştir.

Tapınak Şövalyeleri ilk banka sisteminin kurucularıdır. Kurmuş oldukları bu sistemin ekonomik ayağında faiz bulunur.  Zamanla Papa’yı dahi ciddiye almayan ‘devletler ve dinler üstü’ bir güç haline geldiler.  Hacıları koruyan, onlara bankacılık hizmeti veren, paralarını ‘transfer’ eden, kredi açan, faiz alan şövalyeler Kralları kıskandıracak ekonomik güce ulaştılar. ‘’Para gücü + Silah gücü + İman gücü’’ karşısında iki düşman olan Fransa Kralı Güzel Philippe ile Papa V. Clement’i iş birliği yapmak zorunda bıraktılar.

Fransa Kralı IV. Philippe, tapınakçılardan çok fazla borç almıştı. Öyle ki borçlarını ödeyemez hale gelmişti. Papa V. Clement ile anlaşarak yakalayabildiği her tapınakçı şövalyeyi tutuklayarak engizisyon mahkemelerinde yargılayacaktı. Her pozisyon üzerinden güç elde edip, Papalık makamının bile otoritesini zayıflatan tapınakçılar ne kadar edindikleri servetler gibi kendilerini de gizlemeye başlasalar da 54 tarikat büyüğünün yakalanmasını engelleyemediler.

13 Ocak 1307’de IV. Philippe şövalyelerin şatolarını bastı. Kayıtlara göre 1500-2000 tapınakçıyı yakarak katletti. Asıl amacı onları yok ederek hazinelerine el koymaktı. Fakat geriye kalan 18000 tapınakçı ise hazineleri ile yer altına saklandı.

Rodos’a sığınanlar Kanuni Sultan Süleyman zamanı adanın fethedilmesi ile Malta adasına kaçtılar. Onlar şuan hala popülerliğini koruyan Malta Şövalyeleri olarak günümüze gelmişlerdir. Malta Şövalyeleri dünyaya kendilerini kabul ettirmiş bir tarikat devletidir. Bu tarikatın şövalyelerinin kendi pasaportları ve elçilik binaları bulunur. Merkezleri Roma’dadır fakat ‘’karargahları’’ Malta’dadır.

Tapınak Şövalyelerinin 1312 yılında Papa tarafından lağvedilmesinden sonra bir kısmı Gül ve Haç Kardeşliği Tarikatı bir kısmı ise Masonlar olarak ortaya çıkmıştır.

Şuan en bilinen şövalyelerin tarikatlarından biride Dan Brown’ın kitaplarında bahsettiği Opus Dei tarikatıdır. Opus Dei papalık makamının koruyucuları iken Malta Şövalyeleri direk Papanın koruyucularıdır.  Tapınak Şövalyeleri ise Vatikan’a karşı taraftadır. Onlar Protestan yani Gnostik Hristiyanlardır aynı Gül ve Haç Tarikat’ının da olduğu gibi.

Dünyada neler olup bittiğini anlamak için ezoterizm, dinler tarihi ve paranın akışını bilmek gerekir. Tapınakçıların başlattığı bu düzen şimdiye kadar çok güzel işledi. Bunun en güzel örneğini madenden yapılan altın, gümüş, bakır gibi paraların yerine değersiz kağıtları koyarak bize göstermişlerdir. Şimdi ise dünya ekonomik düzeninin tamamen dolar üzerinden işlediğini görebiliriz. Eğer ki bir devlet, ticaretini hem alımı hem satımı dolar üzerinden yapmak zorundaysa, dolar bir atom bombası veya herhangi bir nükleer silahtan daha tehlikelidir.

Sadece dolara baktığımızda bile üzerinde ezoterik sembollerin olduğunu görürüz. Latince yazmalar, üçgen içinde tek gözler bize tamamen bir şeyler anlatma çabası içindedir.

Yukarıda saydığım ve sayamadığım bir çok gizli örgütlerin en büyük amaçları dünyaya, dünya siyasetine yön vermek istemeleridir. George W. Bush’un bağlı olduğu Kuru Kafa ve Kemikler Örgütü gibi bir çok örgütün amacı ise yeni insan modeli yaratmaktır.

Bunu şu şekilde yapmak istiyorlar:

  • Onların yönettiği, onlardan olan veya olmayan tüm insanların onlara muhtaç olmalarını sağlayarak.
  • Zamanı geldiğinde yapmak istemediği şeyleri onun rızası olmasa bile yaptırarak.
  • Bunların hepsini de zihinlerini kontrol edip yaptırarak fakat fark etmelerini önleyerek.

Mesela moda başlı başına zihnimizin kontrol mekanizmasının ele geçirildiğinin göstergesidir. Şöyle ki Fransa’da bir modacı bu yıl etekler otuz santim olacak demesi ile her kadın otuz santim olan etekleri alıp ona uyuyor veya uymaya çalışıyor. İslam ülkelerinde, İslam’a ters düşecek bir moda çıkarıyor ve tüm herkesin kendisine uymasını sağlıyor. (Türbanlı insanların saç gösterme modası vs. gibi)

Telefonlarımızın, bilgisayarlarımızın izlenip dinlendiği gücü elinde tutan kişilere ister şövalye, ister tapınakçı, ister üst akıl, ister Rockefeller deyin fark etmez. Sadece öyle birilerinin varlığını unutmayın. Parayı ellerinde tutanların güçleri bitmese bile insan aklından daha üstün hiçbir güç yoktur.

Okuyun, düşünün, uygulayın!

Koyundan farkımız olsun.

FETHİN SEMBOLÜ: AYASOFYA

Öne çıkan

Ayasofya, Konstantin’in oğlu Konstantius tarafından 360 yılında inşa edilmiştir. İlk Ayasofya, Konstantinapolis Patriği Aziz Khrysostomos döneminde yaşanan bir halk isyanıyla yakılmıştır. İmparator Theodosius, 415 yılında Ayasofya’yı tekrar inşa ettirmiş fakat 532 yılında Nika isyanıyla bir kez daha yıkılmıştır. Ayasofya, 537 yılında Justinyanus döneminde bugün ki ihtişamlı yapısına kavuşmuştur. Justinyanus o güne kadar ihtişamı ile nam salan Hz. Süleyman mabedini kastederek ‘’Ey Süleyman! Seni geçtim!’’ diye gururlanarak kiliseyi açmıştır.

Yüzyıllarca kilise olan bu mabet Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle cami’ye çevrilmiştir. İslam fıkhında da var olan kiliseyi camiye çevirme, İslam tarihinin bir çok döneminde görülmüştür. Fatih hem bu uygulamalara, hem de ‘’kılıç hakkı’’na dayanarak Ayasofya’yı cami yapmıştır. 1 Haziran Cuma günü cami olan Ayasofya’dan ilk ezan sesi duyulmuştur. Bu şekilde fethin sembolü haline gelmiştir.

Ayasofya, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar deyim yerindeyse gözbebeği olmuştur. Ayasofya padişahların çoğunlukla Cuma namazlarını kıldıkları yerdir. Saray taşınsa bile Ayasofya önemini asla yitirmemiştir. Padişahlar Ayasofya’yı onarmak ve süslemek için özel çaba göstermişlerdir. Günümüze kadar sapasağlam gelmesini ise Mimar Sinan’a borçluyuz. O Ayasofya’nın kusurlu yanlarını tespit edip, sağlam şekilde varlığını sürdürmesini sağlamıştır.

Bizanslılar, Ayasofya’yı ‘İsa’nın büyük kilisesi’ olarak nitelendirmiştir. Uzun zaman Roma’daki St. Pierre Kilisesi ile birlikte Hıristiyanlığın en önemli kilisesi olmuştur. Ayasofya, Tevrat ve İncil’de adı geçen peygamberlerin ve kutsal kişiliklerin eşyalarını yani ‘’Kutsal emanetleri’’ barındırmıştır. Bu kutsal emanetler başta Kudüs olmak üzere bir çok yerden toplanmıştır. IV. Haçlı Seferi Kronikleri yazarı Villehardouin ‘’İstanbul’da dünyanın geri kalanındakinin toplamı kadar Kutsal Emanet vardı’’ demiştir.

Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğinde kanının konduğu kase, böğrünü delen mızrak ve hem Tevrat’ta hem de Kuran’da geçen Ahit Sandığı’nın Ayasofya’da bulunduğu inancı hala Hristiyanlar tarafından kabul edilmektedir. Ayrıca IV. Haçlı istilası olmadan önce; Hz. İsa’nın elleri ve ayaklarına çakılan iki çivi, Golgota tepesi’ne götürüldüğü zaman üstünden çıkarılan gömlek ve başına geçirilen haç, Hz. Meryem’in elbiseleri ve Yahya Peygamberin başı da Ayasofya’da bulunmuştur. Her ne kadar istila sırasında Kutsal Emanetler çalınmışsa da hala Ayasofya’da bulunanların varlığına inanan kişiler vardır.

Fatih Sultan Mehmet  İstanbul’u fethettiği zaman Bellini’ye yaptırmış olduğu resimde bir elinde kokladığı üç güllü demet ve diğer elinde tuttuğu mendil ile Kutsal emanetlerin kendisinde olduğunu ifade etmiştir ki Fatih’in Kutsal Emanet koleksiyonu olduğu kesin olarak bilinmektedir.

Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni Süleyman’ın, II. Selim’in, III. Murad’ın, I. Mahmud’un, II. Mahmud’un, Abdülaziz’in, Abdülhamid’in gözbebeği olan Ayasofya 911 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1934 yılında Müze’ye çevrilmiştir. Kiliseden camiye çevrilirken ismiyle, dokusuyla, mozaikleriyle korunmuş olan Ayasofya’da müzeye dönüştürülürken cami karakterine dair ne varsa sökülmüştür. Dışarı çıkarılamayan levhalar, hünkar mahfili tarafındaki köşeye üst üste yığılarak rutubet ve havasızlıktan çürümeye terk edilmiştir.

Şimdi Ayasofya’nın cami olması kimleri etkileyecek sorusuna cevap aramamız lazım. 1965 yılında Hristiyanlığın iki kilisesi Katolik ve Ortodoks dünyası birbirlerini artık dinsizlik ile suçlamayacaklarına dair karar almıştır. 2014 yılında ise Papa Francis’in İstanbul’a ziyareti sırasında İsa dünyaya hakim olacak demesi bunun kendi inançları doğrultusunda Ayasofya’da başlayacağına işaret etmektedir.

Ortodoks ve Katolik dünyasının birleşmesi Müslümanlara karşı yeni bir Haçlı cephesidir. Burada ki kilit nokta ise Ayasofya’dır. Çünkü Ayasofya bir simgedir. Latinlerin ve Kutsal Emanetlerin simgesidir. Bu bağlamda Ayasofya küresel hegemonyanın kıskacı arasında kalmaktadır.

Rusya için Ayasofya sadece dini manada değil, ekonomik ve dünya hakimiyeti hedefine ulaşması için de ihtiyaç duyduğu güçtür. Rum Ortodoksların ruhani lideri Bartholomeos, 2014 yılında, Ayasofya yeniden cami olursa, mezhep farkı gözetmeksizin tüm Hristiyan dünyasının büyük bir tepki vereceğini açıklamıştır.

Yani demem o ki Küresel Güçlerin en büyük korkusu Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılmasıdır.  İstanbul’un ve Ayasofya’nın bizim olmasının 566. Yılında dilerim en kısa zamanda Rabbim Ayasofya’yı açmayı ve orada bizlere namaz kılmayı nasip eder.

Ayasofya ilk yapıldığında Cami olacağını bilmiyordu, Cami’ye dönüştürüldüğünde de müze olacağını bilmiyordu. Şimdi Müze ve ben biliyorum ki yeniden Cami’ye çevrilip ilelebet o şekilde kalacak. Sözlerimi Necip Fazıl Kısakürek’in sözleri ile noktalıyorum “Gençler! Bugün mü, yarın mı bilemem! Fakat Ayasofya açılacak! Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler. “

TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK: EVANJELİZM

Öne çıkan

Her şey Alman Rahip Martin Luther’in 1517’de 95 tezini yayınlamasıyla başladı. “İnayet Tanrıdadır” diyerek Papa’nın o zamanki inayetine indirdiği bu büyük darbe ile yeni dünya düzeninin kurulmasındaki ilk tohumları attı. O zamana kadar Hristiyanların iki ana mezhebi olan Katolik ve Ortodoksluğun yanına artık Protestanlıkta girmiş oldu.

Şu anki dünya siyasetini anlayabilmek için Hristiyanlığı tam olarak anlamalıyız. Bu noktada karşımıza çıkan iki kavram vardır: Eski Ahit ve Yeni Ahit. Kısaca bahsedecek olursak eğer Eski Ahit üç kısımdan oluşan; Tevrat, Zebur ve İlahi yorum denilen Peygamberlerin hikayelerinin anlatıldığı bölümü içine alan kitaptır. Yeni Ahit ise M.S. 325 tarihli İznik Konsili’nde Lahuti yani Teslis inancı nezdinde kabul görülmüş olan Matta, Markus, Luka ve Yuhanna İncillerinden oluşan kitaptır.

Hristiyanlar Eski ve Yeni Ahite inanırlarken, Yahudiler sadece Eski Ahiti kutsal kitapları olarak görürler. Hristiyanlıkta da Katolikler ilk olarak İncile sonra Tevrata inanırlarken, Protestanlar İlk Tevrata sonra İncile inanırlar. İplerin koptuğu nokta tam olarak burasıdır. Kabala, Tevrat ve İncillerden harmanlanmış yeni bir din oluşturmuşlardır. İşte bu yeni din, yeni dünya düzeninin irrasyonel temelini oluştururken daha sonradan siyaset felsefesine dönüştürülmüştür. Bu yeni din aslında Protestanlığın kabulü ile oluşturulmuş Prütenizm mezhebidir. Prütenizm ise şu andaki adı ile Evanjelizmdir. Evanjelizm’e 327 milyon nüfusu olan Amerikalıların 110 milyonu inanmaktadır. Buradaki Evanjelistler; Siyonist Hristiyanlardır.

Nasıl oluyor da bu insanlar aynı anda hem Hristiyan hemde Yahudi olabiliyorlar diye soracak olursak eğer cevabı birbirlerini kullanmaktan geçiyor diye verebiliriz. Yani Evanjelistlerin, Yahudilere biçtikleri bir misyon vardır. Onlara göre Tanrının iki tasavvuru vardır. Bunlar:

  1. İlahi Tasavvur
  2. Dünyevi Tasavvur

İkincisi Yahudiler içindir. Bu para, dünya hakimiyetidir. İlki ise Evanjelistler içindir. Bu da öbür dünya yani ahiret hakimiyetidir. Bir nevi Dünyayı Yahudilere bırakıp, cenneti kendilerine aldıkları bir inançtır bu.

Evanjelistlerin kendi cennet hayatlarına hazırlandıkları bu inançlarından sizlere bahsedeceğim ki bu şu anki Amerika’nın yönetim siyasetini açıklar. Hiçbir Amerika Başkanı Evanjelist olmadan başkan olamaz. Başkanların yönetim şekli farklı olsa da varacakları nokta hep aynıdır. O nokta Mesih inançlarıdır. Ve İncildeki kehanetlerin gerçekleşip son kıyamet savaşı olan Armageddon’un olmasını beklerler.

Yahudilerinde Mesih inancı vardır fakat onlar Mesih’in Hristiyan inancında ki gibi Hz. İsa değil, Hz. Davud’un soyundan geleceğine inanırlar.

Evanjelistlerin inancına göre Tevrat ve Zeburu içeren Eski Ahitte ki kehanetler gerçekleştikten sonra İncili içeren Yeni Ahitte ki kehanetler gerçekleşebilecektir. Ki İsrail Devletinin kurulması bu kehanetlerden birisiydi. Eski Ahitte geçen bir diğer kehanet ise Süleyman Tapınağının yeniden inşasıdır. Bütün bunları düşününce bile İsrail’in şu anda neden böyle bir politika güttüğünü anlamamız mümkün olur.

Evanjelistlere göre kehanetleri gerçekleştirmenin en kısa yolu dünyayı bir felakete sürüklemektir. Yani onların inancına göre yeryüzünde kargaşa olursa İsa Mesih semadaki rahat hayatını bırakıp yeryüzüne iner ve müdahale eder. Bu onlar için Tanrıyı kıyamete zorlamaktır. Bu sebeple dünyayı karıştırmak onların başlıca misyonu olmuştur.

Hristiyanların inancına göre Tanrı kıyametin olacağını 7 kiliseye haber verecektir. Ve Yeni Ahitin son bölümü Küçük Asya Havarisinde, bu 7 kiliseyi Havari Yuhanna bildirir. Bizim için garip olan şudur ki Ahitte geçen 7 kilisede Türkiye’nin Ege bölgesinde bulunur. Bunlar Salihli, Efes, Bergama, İzmir, Alaşehir, Denizli ve Akhisar kiliseleridir.

Mesih inançlarına dönecek olursak eğer yedi yıllık buhran döneminden sonra İsa Mesih yeryüzüne inecek ve Armageddon denilen kıyamet savaşını komuta edecek. Bu savaş Anti-Christ’e karşı olacak ki bu Deccaldir. Deccal de onlar için Müslümanlar ve Hristiyan olmayanların hepsidir. Savaşı kazandıklarından sonra bulutlara yükselecekler ve 1000 yıllık bir altın çağ onlar için başlayacaktır.

Yahudilerin inancı bu şekilde olmasa da Dünya siyasetinde her yönden desteği kendilerine Evanjelistler verdiği için onları kendi mesihleri – ki bu Hz. Davud soyundan birisi- gelene kadar onları kullanıyorlar.

Bir inancın doğru olup olmadığına değil, bu inanç uğruna insanların neyi göze aldıklarına bakmak gerek.

Osmanlıyı yıkma çabalarının, Ermeni soykırımı diye bir saçmalık uydurmalarının, İsrail diye bir devlet kurmalarının, Irak’ı işgal etmelerinin, Demokrasi dağıtıyoruz diye Suriye’yi, Afanistan’ı yerle bir etmelerinin alt metnini anlamak için onların bu inançlarını anlamamız gerek.

Bizim vatanımızın milli güvenliği anlamında Egede bulunan 7 inayet dönemi kilisesini anlamaz isek Yunanlıların büyük hayali Megali İdea’yı, Kudüs’ü, Ayasofya’yı anlayamayız. Pkk’yı, Pyd’yi, Işid’i anlayamayız. Bu bütün farklı farklı kumaşlar aynı terzinin ürünüdür çünkü.

Ben gerçekten Evanjelist olan Abd yöneticilerinin kendi dinleri doğrultusunda bekledikleri Mesih için bu siyaseti güttüklerine inanmıyorum. Onlar sadece kendi ideolojileri uğruna dinlerini sömürüp, halklarına bunu kabul ettirmek ve yeni dünya düzenine yön vermeyi amaçlamaktadırlar. Bütün nihai sonuç, kimyasal silahlarla dünyanın yarısından fazlasını öldürmek olan bu devletler bu dini kullanmaktadırlar. Ve bizde uyur vaziyette olduğumuz sürece perde arkasını bilmeden bunları izlemeye mahkumuz.

Üzerimizdeki ölü toprağı atıp bir şeyler yapmanın zamanı gelmedi mi sizce de?

TARİHİN SIFIR NOKTASI: GÖBEKLİTEPE

Öne çıkan

2019 yılı bilindiği üzere Göbeklitepe yılı ilan edilmesinden üç gün sonra orayı şahsen ziyaret ettim. Açıkçası gittiğimde, tarihteki bilinen her somut şeyden çok daha eski olduğundan başka bir bilgim yoktu. Gidip, gezip, görüp, hayran kaldıktan sonra araştırmaya başladım. Her yaptığım araştırmada hayretim ve hayranlığım katlanarak arttı. Bilmeyenler için Göbeklitepe’nin bulunma hikayesini anlatayım. 1986 yılında Şafak Yıldız kendi toprağını sürerken bir taşa takılıyor. Bu taşı o zamanki Şanlıurfa Müzesi’nde müdürlük yapan bir tarih öğretmenine götürüyor. Tarih öğretmeni bu taşın tarihi eser olmadığını, normal bir kireç taşı olduğunu söyleyip taşı depoya kaldırıyor. Taş yıllarca orada kaldıktan sonra 1994 yılında, Atatürk Baraj Gölü suları altında kalmadan önce Nevali Çori’de arkeolojik çalışma yapan Alman Arkeolog Klaus Schmidt bu taşı görüp normal bir kireç taşı olmadığını ve karbon 14 metodu ile taşın yaşını araştırdıktan sonra taşın tam olarak on iki bin yıllık olduğunu anlıyor. Böylece 1995 yılında Göbeklitepe’de kazı çalışmaları dokuz yıllık kayıpla başlamış oluyor.

Göbeklitepe’yi bu kadar önemli kılan şey ne diye soracak olursak eğer, şimdiye kadar bilinen tarihi tamamıyla değiştirdiğini cevap olarak söyleyebiliriz. Tarihin tam manasıyla kırılma noktasıdır Göbeklitepe.

Şöyle ki Batının yazmış olduğu pozitivist ve kabul edilmiş dünya tarihine göre İnsanoğlu en temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra avcılık ve toplayıcılık yapmaya başlıyor. Bu durumdan sonra tarımı bulup yerleşik hayata geçiyor ve bir din arayışına giriyor. Yani Paleolitik (Kabataş) dönemden Neolitik (Cilalı Taş) döneme geçerken yerleşik hayata geçtiğini bildiğimiz İnsanoğlu daha sonra din arayışına giriyor. Fakat biz görüyoruz ki Göbeklitepede yaşayan insanlar kendilerine yuva yapmadan önce Tapınak yaptı. Yani bu şu demektir: İnsanın varlığından beri inanç olduğunun kanıtı Göbeklitepedir. Ve sadece bu sebepten dolayı bile Dünya tarihinin tekrardan yazılması şarttır.

Göbeklitepe’nin bulunduğu konum Bereketli Hilal’in tam merkezine denk gelir. Bereketli Hilal ise Suriye ve Irak arasındaki bölgeden başlayıp, Mezopotamya ile Doğu Akdeniz kıyılarını (Lübnan, Filistin vs.) kapsayan, yakın Doğu’nun en bereketli topraklarının olduğu bölüme verilen isimdir. Aslında  Göbeklitepe denilen bölge, 12 futbol sahasına denk gelen, yığma tepeden oluşan bölgedir. Burada yuvarlak planlı 20 tane yapının varlığı jeolojik araştırmalarla kesinleşmiştir. Fakat günümüzde bunların sadece dördü çıkarılmıştır. Arkeolog Klaus Schmidt diyor ki: Aynı döneme ait olduğu bilinen Türkiye’deki Çayönü, Nevali Çori veya Suriye Jefr el Ahmar’daki Mureybet gibi sıradan bir yerleşim alanı değil Göbeklitepe. Burası diğerleri gibi konutsal amaçla yapılmamış, belli ki bir ayin veya dini amaçla kullanılmıştır.

Tapınaklar çatısız, açık hava tapınaklarıdır.  Her tapınağın merkezinde iki ana taş vardır. Bu taşlar ‘’T’’ şeklindeki yapılardır. İkiz ‘’T’’ şekilleri Schmidt’e göre insanı temsil ediyor. Çünkü bu şekillerin çoğunda el, kol ve parmaklar çok net bir şekilde tasvir edilmiştir. İlk Nevali Çori’de karşılaşılan bir insanı stilize eden ‘’T’’ şekillerinin Göbeklitepe ve civarı yerleşim alanlarının simgesi olduğu ve başka hiçbir kültürde kendisini göstermediği ortaya çıkıyor.

 Diğer taşların çoğunda birçok hayvan figürleri bulunmuştur. Aslında Göbeklitepe’yi bu kadar değerli kılan şey taşların üzerindeki sembollerdir. Bu sembollerin çoğu hayvanlardan oluşur fakat başsız insanlarda çizilmiştir. Ve bize bir şey anlatmak istedikleri bariz bellidir. Yoksa bir amaçları olmasa insanlar, neden yıllarını alacak şeylerle bu kadar uğraşsın ki? Akbaba ve başsız insan figürleri Göbeklitepe’den 2000 yıl sonra yapılan Konya’daki Çatalhöyük’e götürüyor bizi. Ayrıca bu figürler aralarında binlerce yıl olsa da hem Akad medeniyetinde hem de Mısır medeniyetinde karşımıza çıkıyor. Bu bile bize gösteriyor ki Anadolu’da süregelen bir kültür var ve bu kültür binlerce yıl geçse de bozulmadan devam ediyor. Ayrıca bilinenin aksine bu durum, kültürün Mezopotamya’dan Anadolu’ya değil, Anadolu’dan Mezopotamya’ya yayıldığını gösteriyor.

İngiltere’de bulunan Stonehenge’den 7000, Mısır Piramitlerinden 5000 yıl önce yapılmış olan bu yapılar bilinen tarihe göre o dönemin insanının yapabileceği bir yapı kompleksi değildir. Mısır Piramitleri yapıldığı zaman Maden Çağı idi ve teknoloji gelişmişti. Fakat 12000 sene önce hiçbir kesici alet ve teknolojik alet yokken insanlar nasıl oldu da  böyle bir yapı yapabildi gerçekten merak konusu.  Tapınak su veya kan gibi hiç sıvı geçirmeyen taşlardan yapılmıştır. Bu yüzden sıvı kullanılarak ayin yapıldığı görüşü tarihçiler arasında baskındır.

Tarih Sümerlilerin bulmuş olduğu çivi yazısı ile başlar. Öncesi Tarih öncesi çağlar olarak kabul edilir. Fakat Göbeklitepe, Sümerlerden 7000 sene önce vardı ve taşlarda anlatmak istedikleri bir hikaye bırakıp kendi elleri ile tapınağın üzerini toprakla kapatıp örttüler. Tam olarak şuan ki bilgilerle ne anlatmak istediklerini anlamıyoruz ama çıkarılmayı bekleyen yerin altındaki 16 tane daha yuvarlak yapıda ne demek istediklerini anlayacağımıza inanıyorum. Bu sebepledir ki Göbeklitepe Tarihin sıfır noktasıdır.  Ve bu topraklar üzerinde olduğu için onu yazmak ve yaymak tam olarak bizim görevimizdir. Çünkü bu toprakların zenginliğini ve önemini ancak biz dünyaya duyurabiliriz. Batının yazdığı dünya tarihinin dışında bize ait bir dille dünya tarihi yazılmasına biz öncelik etmeliyiz.

Birileri burada bir çeşit ritüel yaptı ve birkaç yüz veya bin sene sonra kendi elleriyle üzerini toprak ile kapatıp sakladı. Yerin altında çıkarılmayı bekleyen taşlarda daha neler çıkacak bilmiyorum ama bu düşünce bile beni heyecanlandırmaya yetiyor. Bilinen Tarihin en başına şahitlik ettiğimiz bu dönemde buna sahip çıkmak, bu toprakların evlatlarının görevidir. Benim yaptığım öğrendiğim bilgileri aktarabildiğim kadar aktarmak.

Saygı ve onun kadar sevgilerimle…

SİYONİZM

Öne çıkan

Üstad Necip Fazıl’ın dediği üzere Abdulhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır. Ve onu anlamak için düşmanlarını da tanımamız gerekiyor. Sultanın en büyük düşmanları elbette ki Yahudilerden oluşuyor. Bunun tabiî ki başlıca birkaç sebebi  var. Yahudilerin tarihçesine inecek olursak eğer Hz. Musa devrine kadar gitmemiz gerekir çünkü bilindiği üzere Hz. Musa bir Yahudi’dir. O dönemde Mısırda bulunan Yahudiler Firavun tarafından zulme ve baskıya uğruyorlardı. Atalarının bulunduğu memleket olan Kenan iline gitmeyi isteseler de Firavun onlara izin vermiyordu. Kendilerini korumak ve bir şekilde örgütlenmek adına kendi aralarında Kabala denilen büyü kitabını yazdılar. Daha sonra Hz. Musa’ya Allah (cc) tarafından Tevrat indirilince Kutsal kitabı Kabala esasları doğrultusunda tahrip ettiler.

Şuan İsrail Devletinde Kabala adında ders okutulmaktadır. Bu derste Kabala’nın 4 temel esası üzerinde durulur. Bunlar;

  1. Ben-i İsrail ırkı üstündür.
  2. Biz efendiyiz, diğer insanlar kölelerimizdir ve bu nazariyette kalmayacak gerçekleştirilecektir.
  3. Dağılmış olan Ben-i İsrail’i Kudüs’te toplayıp Büyük İsrail Devleti kurulacak.
  4. Bunların hepsini gerçekleştirdikten sonra bizim Mehdi’mizin gelmesini bekleyecek ve yaradılış gayesine ulaşacağız.

Hz. Musa’dan sonra onun yanında yetişen Hz. Yuşa Peygamberlik ile vazifelendirildi. Bu dönemde Yahudiler Kenan iline girmişlerdi. ‘’Hakimler Devri’’ başlayıp Allah’a şükrü unuttukları dönemde diğer kavimlerin baskılarına maruz kaldılar. İsrail oğullarından Talut ile Amelika kavminin zalim komutanı Calut savaştılar. O savaşta komutan olan Hz. Davud’un, Calut’u öldürüp savaşı bitirmesi sonucunda Talut kızını onunla evlendirdi. Talut’tan sonra tahta damadı Hz. Davud geçti. Allah (cc) onu İsrail oğullarına Peygamber olması için görevlendirdi. Hz. Davud bütün Kenan İlini ele geçirdi ve İsrail oğullarını burada topladı. O dönemde Kutsal Mabedin temelini oğlu Süleyman ile birlikte attılar. Hz. Davud şuanda Yahudilerin milli kahramanı olarak anılır.

Babasının ölümü ile tahta Hz. Süleyman geçti. O, Kutsal Mabedin yapımını bitirdi ve Yahudilere altın çağını yaşattı. Onun ölümüyle birlikte devlet  kısa sürede Kuzeyde İsrail, Güneyde Yahudi Krallıkları olmak üzere ikiye ayrıldı. Güney Krallığını Asur Devleti, Kuzey Krallığını da daha sonra Babil Devleti yok edip, Süleyman Mabedini yıktılar. Babil Devleti, tarihte de ‘’Babil Sürgünü’’ olarak geçen büyük sürgünü gerçekleştirdi ve İsrail oğullarını Babil ülkesine göç ettirdi. Böylece İsrail oğulları ilk kez devletsiz kalmış oldular. Daha sonraları Kenan İline gelip Süleyman Mabedini tekrar inşa etseler de Romalılar tarafından Mabed yıkıldı ve İsrail oğulları tekrar sürgüne zorlandılar. Böylece dünyanın dört bir yanına dağıldılar. 1290 tarihinde İngiltere’den, 1306-1394’te Fransa’dan, 1349-1360’da Macaristan’dan, 1348-1598’de Almanya’dan, 1421’de Avusturya’dan, 1445-1495’de Litvanya’dan, 1492’de İspanya’dan, 1497’de Portekiz’den kovuldular.

Bu yazımda sizinle Dünyada her konunun özgürlük çerçevesi içinde konuşulup tartışılabildiği fakat sadece bir konunun konuşulmasının yasak olduğu mevzuyu ele alacağım: Siyonizm. Öyle ki bu konuyu araştırıp yazan çoğu yazar ya Nazilik ile suçlanmış ya da mahkemelerde hesap vermek zorunda kalmıştır. Siyonizm’i  eğer  internette aratırsanız şöyle bir yazı ile karşılaşacaksınız ‘’ XIX. yüzyılın sonlarında, çeşitli ülkelerde yaşamakta olan kentsoylu Yahudilerce bir ideoloji olarak ortaya atılan ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan akım.’’ Fakat tabi ki Siyonizm bir iki cümle ile açıklanacak bir akım değildir. 

Siyonizm ikiye ayrılır; dini Siyonizm ve siyasi Siyonizm. Dini Siyonizm Yahudilikte kurtarıcı Mehdi bekleyişi içinde yaşadığı büyük ümide bağlıdır. Buna göre zamanların sonunda Mehdi ortaya çıktığında yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve ‘’dünyanın bütün ırkları’’ tek bir ırka bağlanacaktır. Dini Siyonizm hiçbir zaman Yahudi topluluğu ile Müslüman veya Hristiyan Araplar arasında ayrıcalıklara yol açmamıştır. Siyasi Siyonizm sistematik bir şekilde olayları saptırma yolundadır.Bir devlet kurmayı veya Filistin üzerinde bir egemenlik halkası oluşturmayı amaç edinen siyasi Siyonizm Theodor Herzl ile doğmuştur (1860-1904). Herzl dini Siyonizm’in aksine sonuna kadar katıdır. Hatta Yahudiliği din olarak savunanlarla aynı görüşü paylaşmaz. Ona göre ‘’Yahudiler’’ her şeyden önce bir ‘’halktır’’. Asıl uğraşısı din değil politikadır. Theodor Herzl siyasi Siyonizm’i oluşturmasında Dreyfus olayından esinlendiğini belirtir. Dreyfus olayı sonucunda aileler bile bölünmüş, kardeşler birbirine düşman olmuştur. Din ve laiklik, kozmopolitizm ve aşırı milliyetçilik, Fransız İhtilali’nin getirdiği kardeşlik ilkeleriyle ortaçağdan kalma Yahudi düşmanlığı birbirine girmiştir. Fransa’nın bu halini seyreden Theodor Herzl kararını verir; kendisinin de savunduğu laik, dini önyargılardan kurtulmuş bir toplum oluşturmak için çözüm Yahudi Devleti’nin kurulmasında yatmaktadır.

Başta İsrail Devletinin kurulması için yerin hiçbir önemi yoktu. Sonra Herzl bu devleti yerleştirmek için en uygun toprağın Filistin toprağı olduğu kararına vardı. Böylece kendisi  inanmasa dahi bir dinsel geleneğin yani dini Siyonizm’in desteğini alacaktı. Fakat bir engel vardı. O dönemde Filistin toprakları Osmanlı Devleti’ne aitti. Ve Devletin başında herkesin korktuğu ve bir o kadar da zekasına hayran kaldığı II. Abdulhamid Han vardı. Ancak Filistin alınmalıydı. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Herzl, Sultan II. Abdülhamid’e bu konudaki ilk teklifi dostu olan Polonyalı aristokrat Phillip de Nevlinsky vasıtasıyla yaptı ama bir sonuç çıkmaması üzerine 1896’da İstanbul’a bizzat geldi. Başkente bu tarihten sonra dört defa daha gelecek ve 1902’ye kadar Yıldız Sarayı ile bağlantısını kesmeyecekti. 1897 yılında gerçekleştirilen 1. Siyonist Toplantısı olan Basel Konferansı sonucunda 3 temel karar alındı.

-Abdulhamid tahttan indirilecek.

-Osmanlı’nın yıkılması sağlanacak.

-100 senede İslam yok edilecek.

Ve bu konferanstan birkaç gün sonra günlüğüne şu sözleri not almıştır; Kim ne derse desin, ben birkaç gün önce Basel de Yahudî devletini kurdum bile. Bugün belki de tüm dünya bana gülüyordur. Ama belki 5 yıl sonra ya da belki 50 yıl sonra, bunun gerçekleştiğine tüm dünya şahid olacaktır.”

Theodor Herzl, İstanbul’a 1896 ve 1898 yıllarında yaptığı ilk iki seyahatte, Sultan II. Abdülhamit’in yakın çevresi ile temas kurdu. Yıldız Sarayı’nda Padişah’ın huzuruna ise 1901’deki üçüncü seyahati sırasında, 19 Mayıs 1901 günü kabul edildi. Bu görüşmede Sultan ‘’Kanla alınan topraklar ancak kanla verilir, satılık değildir’’ diyerek Herzl’ı reddetmiştir. Herzl’ın yapmış olduğu görüşmeler ve yazışmalar 6 yıl sürmüş ve ölümüyle sona ermiştir. Theodor Herzl 3 Temmuz  1904 tarihinde ölmüştür. İsrail Devletinin kurulmasından 44 yıl önce ölmüş olsa da devletin kurucusu sayılır.

Şu anda Dünya üzerinde yapılan her katliamın altında bir Yahudi eli vardır. Sultan II. Abdulhamid Han bu yaşanacak olan olayları o zamandan görmüş ve onlara imkan vermemek adına her şeyi yapmıştır. İsrail Devletinin kuruluşunu 50 yıl ileri atmıştır. Fakat ona muhalefet olanlar Abdulhamid’i tahttan indirip bir an önce İsrail Devletini kurmak için çok daha sıkı çalışıp planlar yapmışlardır. ‘’ Biz yahudiler 20.yüzyılda Orta Doğu’da yıkılmaz denen Devleti (Osmanlı’yı) yıkıp 2 tane devlet kurduk. Onlara öyle güzel sistem inşa ettik ki,Türkler Filistin’i bize vermeyen Abdulhamid’e en az 200 sene daha söverler’’ diyen İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın sözlerinden de anlaşılacağı gibi Abdulhamid Han’a karşı beslenilen intikam duygusunun ne derece büyük olduğunu görüyoruz. Gerçekler elbet açığa çıkar, çok şükür ki bu gerçeğin açığa çıkması 200 seneyi bulmadı. Bizler Abdulhamid Han’ın –onların yansıttığı gibi- Kızıl Sultan olmadığını biliyoruz. Bizler Abdulhamid Han’ın İsrail Devleti’nin kurulmaması adına o toprakları kendi şahsiyeti üzerine tapulattığına şahidiz. Ve bizler başta da belirttiğim üzere yasaklı olan bu konuları konuşmaktan çekinmiyoruz.

Kutsal kitapları olan Tevrat’ta ‘’Ey Ben-i İsrail sen öyle bir ırksın ki Allah’ı bile yendin.’’ Diye şirk koşan bir millet elbet yenilecektir. O günü sabırla bekliyoruz…

Ceyda Cansız